Ara

cerenimotopovic

Ben sevgiden ibaretim.

Üç hafta bitti Meltem’in yanına gitmedim. Ya çok yorgundum ya da burada değildim. Bugün niyetlendim, kopardığım gül sürgünlerini dikmeye ve bolca su vermeye. Gök gürültüsü ardından şakırdayan yağmurun sesiyle doğruldum yatağımda. Üç haftadır yağmur ferahlatıyor içimi. Kurumayacak gülü, çiçeği… 

İsyan etmem, inancıma dokunur diyordum ama sanırım inkardan sonra gelen o süreçteyim bir süredir. Halbuki isyan etmeden kabullenebildim sanıyordum. Gülfem haklıymış… Her yalnız kaldığım, yalnız yürüdüğüm an nerdesin, neden gittin diye ağlayan bir asiye dönüştüm. Murat’ın kahrolmasına yetecek kadar asi ve mutsuz… Ölümü dileyen bir yoksuz…

 Toparlanmam için tanışmadığım iki kişinin mesajlarını okumam gerekiyormuş. Denemesi bedava. Böyle değil öyle düşünmenin sonucu belki bizim için daha iyi olur. Murat’ın derdi bini aşmışken onun neşesi olmam için vesile olur belki. 

Allah bizleri bu mübarek ayda nankörlerin ve sorumsuzların zararından korusun ve Murat’ın karşısına kendi gibi sorumluluk üstlenebilen ve yardım etmeyi seven insanlar çıkarsın inşallah. 

İzmir’e rahmet yağıyor. Suya doysun toprağın yavrum. Meltem’im… 

düşünemiyorum, yazamıyorum, paylaşamıyorum seni annem… özlem bu kadar ağır mıydı hep? yoksa  ben özlediğimi mi sanmışım yıllarca… dünyamdaki en güzel şeydin, yerinde bir kara delik var artık beni her an sana çeken. kokunu, hiç öpmediğim dıdaklarının arasından yüreğimi ferahlatan nefesini duymadan yaşayan bir varlığım artık. tasavvuf şükret, sabret, mükafatı yakın diyor. ağlama, üzülme ruhunu rencide etme diyorlar. irtibattasınız, hiçbir enerji yok olmaz diyorlar… bir çiçekle kaç ay konuşabilirim. ya da kaç dakika…? annen olduğum için çok şanslıyım aslında, Rabbimin lütfu. ama diyor kalıyorum Allah’ım affet, keşke diyip parçalanıyorum Rabbim affet beni… yaşadığım her yeri cehennem sanıyorum şimdi. affet beni … affet… 

Küçük ve basit bir hayatım olsa… Gecekondu bir evde az kazanıp az yesem… Her gün evi havalandırsam, sobayı yaksam, sofrayı kursam Murat’a… Artanları kapı önündeki kediye versem… Çaya komşular gelse, ajda bardakları olmasa hiç evimizde, küçük ince belli bardakta içsek çayı. Eşyalar eski ama samimi dursa… Kirletme korkusu olmasa kimsenin… Televizyonda gerçek müzik icra eden sanatçıların sesi olsa, hiç bakmadan sohbetimizi demlesek, her gelenle paylaşsak sevdiğimiz her şeyi… Yine de şikayet etmesek yokluktan, çalışmak bir zorunluluk olmasa, hayallerimiz ertelenmese yaşamayacağımız zamanlara, emeklilik kaygısı, yalnız ölme korkusu olmasa… Hastalıktan değil sokakta oynamaktan yorgun düşse çocuklar, ya da balkondan değil meyve ağacından düşseler en yüksek… Çok mu eskide kaldı ya da imkansız mı bu hayat? 

Meltem’in göbek bağını Karaburun’a gömmeyi düşünmüştüm hep. Okulmuş, camiymiş bana saçma gelirdi de bir şekilde o topraklara ulaşıp huzuru koklasın isterdim. Göbek bağını gömmek nasip olmadı. Zaten kendi gidip şarkılar söyledi rüzgarında. Bir şekilde hayatında izi olsun istedim Karaburun’un ve en güzel videosu orada çekildi çok şükür. 

Bugün babam annemle Meltem’e gitmek istemiş. Ben yalnız kalıp birlikte zaman geçirsinler diye katılmadım onlara. Geldiklerinde uyuyordum, uyandığımda babamın pantolonu yıkanmıştı. Tahmin ettim torununun mezarına emek verdiğini. Sonra annem üzerinde çiçeği olan nergisler ektiklerini söyledi. Karaburun nergisi kızımın toprağına kök salıyor şimdi. Sonra fotoğrafını gördüm, Karaburun’dan gelen toprak ve taşla özene bezene düzenlemişler kuzumun yatağını. Bu nasıl bir tevafuk, nasıl bir gönül güzelliği diye hayretler içinde kaldım. Hamd olsun Rabbime… Hamd olsun… 

Tam on sekiz gün önce bu dünyada kavuşmak için umut etmeyi, dua etmeyi bıraktım. Rüyama gel can kızım. Her gece öldüğümde hasret giderelim. Her sabah senin uğurlamanla uyanayım ayapak kızım. Bekliyorum. 

Yok! Bu acının, özlemin adı, tarifi yok! Duyduğum, gördüğüm her şey anlamsız bir boşluğun yansıması, hacim kazanmış hali sanki. Karanlık da değil aydınlık da. Her şey gri ve cansız. Yalnız kalmamak için çabalarken birliktelikler faydasız. 

Nefsim tüm arzu ve benliğini bir kenara koymuş, Rabbine kavuşacağı günü bekliyor sanki. Namaz sonrası edecek duam kalmadı sanıyordum. Yanılmışım. Yavrumla rüyalarda, cennette buluşmak istiyorum en tezinden. Tek duam Allah rızası kazanmış kullar arasına kabul edilip kızımla kavuşmak. 

Geçecek mi? Sabretmekten başka bir şey bilmiyorum ki. O kadar acizim ki, nasıl iman etmeyeyim. Nasıl beklemeyeyim kavuşma gününü. 

Meltem’im, narin çiçeğim, büyümeyen bebeğim benim… Gözümdeki ferdin, nasıl oldu da sönüverdin meleğim… Yokluğun dayanılır gibi değil. 

Bugün okuyacağım tüm yorumları ve mesajları diyorum. Üç dört satır sonra iki gözüm iki çeşme… Her niyetlenişim gözlerime dolan yaşların ekranı görmeme engel olmasıyla başlamadan bitiyor. Bazen yorumu okudum, ama yanıt verecek dermanım yok diye takip isteği gönderiyorum ; selam gibi… Yok, olmuyor. Sosyal medyanın beklentilerine karşılık veremiyorum. Bana yazan, zaman ayırıp elini omzumda hissettirmek isteyen onca iyi yürekli dostu cevapsız bıraktığım için mahcubum. Zaman ilerledikçe çoğalıyor ve başladığım noktaya bile dönemiyorum. 

Ben de kaybettim yavrumu, kardeşimi diyenler… Sabret, isyan etme, ağlama rüyanda göremezsin diyenler… Ne yapalım onun da kaderi buydu, çok çekti, kurtuldu diyenler… Profesyonel destek al, acını yaşa, ilaç kullan/kullanma diyenler… Herkese vermek istediğim bir cevap var ama kimseye diyecek bir sözüm yok aslında.

 Herkes dışardan gördüğü kadarını anlıyor, biliyor. Ben hem Meltem’in çektiği acılara şahit olduğum hem fazlaca empati yaptığım için ÇOK acı çekiyorum. Annelik içgüdüleriyle duyulan acılara gelene kadar üzüldüğüm onca şeyin yanında kendi nefsimi, ona olan özlemimi hissedip üzülemiyorum bile. Yapayalnız, yapayalnız öldü benim çocuğum. Acılar içinde ve yalnız… Bundan daha ağırı ne olabilir, bilmiyorum. 

Yazmak istiyorum ama fark ediyorum ki hayatımın en özel duygularını ulu orta yaşamak… Sanırım buna son vermeli. 

Saçlarım çok güzel olmuş, teşekkür ederim. Gözlerimse hüzünle boğulmuş, kıyıya vurmuş. Yeni değil bu hüzün, üniversite zamanında gören olmuştu onu gözlerimde. Her bakan göremezdi ama görülebilecek kadar dolmuştu bakışlarıma. Bazı insanlar melankolik olur ya hani, babam gibi. Kolay ağlayan, kolay alınan, çok koşan ama hep yalnız savaşan… Ben de onlardan biriyim sanırım. Ağlamak kolay bir eylem, zehiri içime atmaktansa akar gider gözlerimden dışarı. Bir Meltem beni öyle farklı bir maya ile yeniden yoğurdu ki ağlamak, üzülmek, acımak, savaşmak, akrabalık, ilişkiler, komşuluk, arkadaşlık, paylaşmak,  umut etmek çok farklı manalarla yeniden tanımlandı lugatımda. Edep bilmeye ve manevi terbiye görmeye başladım onunla birlikte. Bu yüzden hep şükreder oldum. Hammışım meğer, pişmeye çalışıyorum bu acı tecrübeyle. 

Acı tecrübe… 14 aylık bebeğimi 5 ay evimde büyütebilmek… Toplamda  9 ay boyunca vücuduna en basitinden heerrr gün iğne battı ve ben onu teselli etmek için ona sarılamadım bile. Yapayalnız bir yatakta, sürekli ışıkları yanan bir odada biri gelip kan aldı, ona sormadan. Uyandırıp sevmeden, tenini okşamadan. Diğeri gelip incecik bir sondayla boğazından aşağıdaki balgamı temizledi. Bir sonraki topuğuna bir iğne batırıp kan gazı aldı. Beriki çevirip sırtına vurdu. İki kişi gelip çarşafını değiştirip pozisyon verdi. Başkası gelip pansuman yaptı… Tüm bunlar onunla konuşmadan, şefkatli bir temas kurmadan, günlerce ve defalarca ve özellikle  annesi yanında yokken yapıldı. Annesi geldiğinde de ona cevap verecek gücü yoktu ya da zaten uyuyordu… Öyle acı bir tecrübe ki ikimiz için de sabır kelimesi sözlüğe sığmayacak kadar çok şey ifade ediyor. Özlemden hiç bahsetmek istemiyorum. 

Bunca yaranın üzerine ona dilediğim şifa yerine ölümü layık gören Rabbim biliyordur sebebini, hayrını. Ben nasıl bileyim ki bu kadar acizken… En büyük üzüntüm geçti annemmm diyip kucaklayamadım onu müjdeyle. Bitti diyip göğsümde saramadım yaralarını. Ölmeden iki ay önce kucağıma almıştım son kez. Bu yüzden genişlemiyor göğsümdeki darlık. Bu yüzden hasret gittik birbirimize… 

Bazen insanın diline bir şarkı dolanır ve günlerce mırıldanır ya hani. Ben mırıldanacak kadar neşelenmedim henüz ama zihnimde tekrarlanıyor sürekli: “Şu dağlar olmasaydı vay Leyla, çiçeği solmasaydı, ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı…” 

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑