Ara

cerenimotopovic

Ben sevgiden ibaretim.

Acım oturmuş güzel yüzüme, çizgilerim derinleşmiş çoğalırken. Ağlamış da güldürmüşler gibi, hep bi kırmızı gibi, yaş gelmiş gitmiş gibi gülüşlerim. Bir süre çok iyi kabullenmiştim sanki. Gerçekten eğlendiğim günler oldu. Her şeyin üzerine yaklaşan doğum günü mü mutsuzluğumu kıvamına getiriyor, bilmiyorum. Yeni bir bebek iyi gelir diyorlar. Benim Meltem’im eskimedi ki… Yaşadıklarımız zamanın gerisinde kaldı diye eskir mi? Onun her sesi, her bakışı, ağzının açıklığı ezberimdeyken nasıl…? Tüketim kültürü konuşuyor karşımda yine. Olmazda değiştirirsin, mutlu olmadıysan yenisini alırsın. Eşler, çocuklar, hayatlar… Ucuz mu bu kadar? Arabanın ön koltuğuna oturtacak, motosiklete birlikte ve güvenliksiz bindirecek, karşısına geçip öfke kusarken parmak sallayacak, tehdit edecek, çağırdığında bakmayacak, yokluğunda özlemeyecek kadar…… değersiz mi? Bu acıyı kutsayıp annelik maceramı da acıyla kavurup paketleyip kaldırsam ve bir daha istemesem… Hakkım değil mi? Beni illa ki doğurduğum bir yavru mu mutlu etmeli? Hayata niçin getirecek olduğuma bir baksana! Meltem’in acısını unutmak ve yeniden musmutlu olmak… Mümkün mü sanki de her insan bir fırsatını bulup bunu sokuşturmaya çalışıyor bulanık zihnimin perdesinden. Yüzüme baktığımda sonsuz mutluluk için umutsuz ama olabildiği kadar mutlu olabilen bir kadın görüyorum. İbadetten uzaklaşınca da karardı yüreğim, biliyorum. Yine de bu dünya rahat yeri değildir sözüyle teselli bulduğumu bil. Rahat ahirettedir. Tabii neresinde olduğuna bağlı…

Reklamlar

Hiçbir eşyasını veremedim aylarca. Ne zaman dokunsam başında oturdum saatlerce. Sonra toplayıp kaldırmadan yastığa gömdüm yüzümü, ana rahmine dönmek ya da ölüme kavuşmak istedim. Kavuşacaksın diyorlar çünkü. Elinden tutacak ve cennete götürecek seni diyorlar. Ölümü seçecek kadar cesur değilim, inancım böyle. Yine de çok istiyorum kavuşmayı yeniden. Var mı böyle bir gerçeklik? Kavuşacak mıyız yeniden, Meltem, babası ve ben? Sonsuza kadar yanaklarını koklayıp öpebilecek miyim?

Yazın bir hışımla eşyalarını valize doldurup Behçet Uz çocuklarına götürdüm. Rüyalarımda mezarının dışında, giysileri üzerinde ve buz bedeniyle görmek beni çok yıprattı. Günlerce… Kendi kararsızlığım ya da beceriksizliğim yüzündendi biliyorum. Şimdi bitti rüyalar. İyi de görmedim kötü de.

Bu sabah epeydir aklımda olan ama zaman yaratamadığım için yapamadığım bir şey yaptım. Tülay Aktaş işitme engelliler okulunu aradım. İhtiyacı olan çocuklarımız var dediler. Annemlr birlikte gittim. Efe geldi yanımıza. Dokuz yaşında esmer güzeli. Anne babası da işitmeyen bir yavru. Cihazları bozukmuş ve ailesi nasılsa duymuyor diye ihmal ediyormuş. Canan öğretmenle denediler, test ettiler. Kalıpları küçük geldi ama adını işitip döndü diğer öğtetmene. Yanaklarından öperek ayrıldım. Onun da yanakları pamuk gibiydi. Ellerimin soğukluğunu hissedip üşüyor musun diye sordu. Hayır diye başımı salladım. Koridorda diğer öğrencilerin yanına koşup cihazların hediye edildiğini anlatıyordu heyecanla. Ayrıldık oradan ve işiten ama duymayan, dinleyen ama anlamayan insanların çoğunlukta olduğu okuluma döndüm. Ferahlaması gereken yüreğimde hala ağır bir taş var. Dilerim kaldırabilirim o taşı. Hiç değilse doğum gününden önce…

Üç hafta bitti Meltem’in yanına gitmedim. Ya çok yorgundum ya da burada değildim. Bugün niyetlendim, kopardığım gül sürgünlerini dikmeye ve bolca su vermeye. Gök gürültüsü ardından şakırdayan yağmurun sesiyle doğruldum yatağımda. Üç haftadır yağmur ferahlatıyor içimi. Kurumayacak gülü, çiçeği… 

İsyan etmem, inancıma dokunur diyordum ama sanırım inkardan sonra gelen o süreçteyim bir süredir. Halbuki isyan etmeden kabullenebildim sanıyordum. Gülfem haklıymış… Her yalnız kaldığım, yalnız yürüdüğüm an nerdesin, neden gittin diye ağlayan bir asiye dönüştüm. Murat’ın kahrolmasına yetecek kadar asi ve mutsuz… Ölümü dileyen bir yoksuz…

 Toparlanmam için tanışmadığım iki kişinin mesajlarını okumam gerekiyormuş. Denemesi bedava. Böyle değil öyle düşünmenin sonucu belki bizim için daha iyi olur. Murat’ın derdi bini aşmışken onun neşesi olmam için vesile olur belki. 

Allah bizleri bu mübarek ayda nankörlerin ve sorumsuzların zararından korusun ve Murat’ın karşısına kendi gibi sorumluluk üstlenebilen ve yardım etmeyi seven insanlar çıkarsın inşallah. 

İzmir’e rahmet yağıyor. Suya doysun toprağın yavrum. Meltem’im… 

düşünemiyorum, yazamıyorum, paylaşamıyorum seni annem… özlem bu kadar ağır mıydı hep? yoksa  ben özlediğimi mi sanmışım yıllarca… dünyamdaki en güzel şeydin, yerinde bir kara delik var artık beni her an sana çeken. kokunu, hiç öpmediğim dıdaklarının arasından yüreğimi ferahlatan nefesini duymadan yaşayan bir varlığım artık. tasavvuf şükret, sabret, mükafatı yakın diyor. ağlama, üzülme ruhunu rencide etme diyorlar. irtibattasınız, hiçbir enerji yok olmaz diyorlar… bir çiçekle kaç ay konuşabilirim. ya da kaç dakika…? annen olduğum için çok şanslıyım aslında, Rabbimin lütfu. ama diyor kalıyorum Allah’ım affet, keşke diyip parçalanıyorum Rabbim affet beni… yaşadığım her yeri cehennem sanıyorum şimdi. affet beni … affet… 

Küçük ve basit bir hayatım olsa… Gecekondu bir evde az kazanıp az yesem… Her gün evi havalandırsam, sobayı yaksam, sofrayı kursam Murat’a… Artanları kapı önündeki kediye versem… Çaya komşular gelse, ajda bardakları olmasa hiç evimizde, küçük ince belli bardakta içsek çayı. Eşyalar eski ama samimi dursa… Kirletme korkusu olmasa kimsenin… Televizyonda gerçek müzik icra eden sanatçıların sesi olsa, hiç bakmadan sohbetimizi demlesek, her gelenle paylaşsak sevdiğimiz her şeyi… Yine de şikayet etmesek yokluktan, çalışmak bir zorunluluk olmasa, hayallerimiz ertelenmese yaşamayacağımız zamanlara, emeklilik kaygısı, yalnız ölme korkusu olmasa… Hastalıktan değil sokakta oynamaktan yorgun düşse çocuklar, ya da balkondan değil meyve ağacından düşseler en yüksek… Çok mu eskide kaldı ya da imkansız mı bu hayat? 

Meltem’in göbek bağını Karaburun’a gömmeyi düşünmüştüm hep. Okulmuş, camiymiş bana saçma gelirdi de bir şekilde o topraklara ulaşıp huzuru koklasın isterdim. Göbek bağını gömmek nasip olmadı. Zaten kendi gidip şarkılar söyledi rüzgarında. Bir şekilde hayatında izi olsun istedim Karaburun’un ve en güzel videosu orada çekildi çok şükür. 

Bugün babam annemle Meltem’e gitmek istemiş. Ben yalnız kalıp birlikte zaman geçirsinler diye katılmadım onlara. Geldiklerinde uyuyordum, uyandığımda babamın pantolonu yıkanmıştı. Tahmin ettim torununun mezarına emek verdiğini. Sonra annem üzerinde çiçeği olan nergisler ektiklerini söyledi. Karaburun nergisi kızımın toprağına kök salıyor şimdi. Sonra fotoğrafını gördüm, Karaburun’dan gelen toprak ve taşla özene bezene düzenlemişler kuzumun yatağını. Bu nasıl bir tevafuk, nasıl bir gönül güzelliği diye hayretler içinde kaldım. Hamd olsun Rabbime… Hamd olsun… 

Tam on sekiz gün önce bu dünyada kavuşmak için umut etmeyi, dua etmeyi bıraktım. Rüyama gel can kızım. Her gece öldüğümde hasret giderelim. Her sabah senin uğurlamanla uyanayım ayapak kızım. Bekliyorum. 

Yok! Bu acının, özlemin adı, tarifi yok! Duyduğum, gördüğüm her şey anlamsız bir boşluğun yansıması, hacim kazanmış hali sanki. Karanlık da değil aydınlık da. Her şey gri ve cansız. Yalnız kalmamak için çabalarken birliktelikler faydasız. 

Nefsim tüm arzu ve benliğini bir kenara koymuş, Rabbine kavuşacağı günü bekliyor sanki. Namaz sonrası edecek duam kalmadı sanıyordum. Yanılmışım. Yavrumla rüyalarda, cennette buluşmak istiyorum en tezinden. Tek duam Allah rızası kazanmış kullar arasına kabul edilip kızımla kavuşmak. 

Geçecek mi? Sabretmekten başka bir şey bilmiyorum ki. O kadar acizim ki, nasıl iman etmeyeyim. Nasıl beklemeyeyim kavuşma gününü. 

Meltem’im, narin çiçeğim, büyümeyen bebeğim benim… Gözümdeki ferdin, nasıl oldu da sönüverdin meleğim… Yokluğun dayanılır gibi değil. 

Bugün okuyacağım tüm yorumları ve mesajları diyorum. Üç dört satır sonra iki gözüm iki çeşme… Her niyetlenişim gözlerime dolan yaşların ekranı görmeme engel olmasıyla başlamadan bitiyor. Bazen yorumu okudum, ama yanıt verecek dermanım yok diye takip isteği gönderiyorum ; selam gibi… Yok, olmuyor. Sosyal medyanın beklentilerine karşılık veremiyorum. Bana yazan, zaman ayırıp elini omzumda hissettirmek isteyen onca iyi yürekli dostu cevapsız bıraktığım için mahcubum. Zaman ilerledikçe çoğalıyor ve başladığım noktaya bile dönemiyorum. 

Ben de kaybettim yavrumu, kardeşimi diyenler… Sabret, isyan etme, ağlama rüyanda göremezsin diyenler… Ne yapalım onun da kaderi buydu, çok çekti, kurtuldu diyenler… Profesyonel destek al, acını yaşa, ilaç kullan/kullanma diyenler… Herkese vermek istediğim bir cevap var ama kimseye diyecek bir sözüm yok aslında.

 Herkes dışardan gördüğü kadarını anlıyor, biliyor. Ben hem Meltem’in çektiği acılara şahit olduğum hem fazlaca empati yaptığım için ÇOK acı çekiyorum. Annelik içgüdüleriyle duyulan acılara gelene kadar üzüldüğüm onca şeyin yanında kendi nefsimi, ona olan özlemimi hissedip üzülemiyorum bile. Yapayalnız, yapayalnız öldü benim çocuğum. Acılar içinde ve yalnız… Bundan daha ağırı ne olabilir, bilmiyorum. 

Yazmak istiyorum ama fark ediyorum ki hayatımın en özel duygularını ulu orta yaşamak… Sanırım buna son vermeli. 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑